Akşemseddin Kimdir? Hayatı ve Eserleri Nelerdir?

Asıl adı Mehmet Şemseddin’dir. Şam’a yerleşmiş bir Türk ailesinin oğlu olarak 1389 yılında doğmuştur. Ailesi, Mehmet Şemseddin çok küçükken Anadolu’ya göçerek Amasya civarındaki Kavak ilçesine yerleşmiştir. Babasının adı Hamza’dır. Ancak menkıbeye göre öldüğü gece cesedini mezardan çıkarıp parçalamaya gelen bir kurdu elini mezardan çıkararak boğduğu için ölümünden sonra Kurtboğan evliyası Şeyh Hamza lakabıyla anılmıştır. Mehmet Şemseddin’e de ilerleyen yaşı gereği saçı ve sakalının ağarmasından veya temiz ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşemseddin lakabı verilmiş ve bu adla tanınmıştır.

Babasının ölümü üzerine 1397’de Çorum’un Osmancık ilçesindeki medreseye kayıt yaptırarak burada uzun yıllar fen bilimleri, felsefe ve dini eğitim görmüş, zeka ve yeteneğinin gücüyle tıp eğitimine de başlamış ve sonra da bu medreseye müderris olarak atanmıştır.

Bu sıralarda tasavvufa ilgi duymaya başlamış, bu yüzden müderrislikten ayrılarak Ankara’da Hacı Bayram Veli’yi bulmaya gitmiş, fakat Hacı Bayram’ın, fakir fukara için dükkan dükkân dolaşarak para topladığını görünce aradığının o olmadığına karar vererek Halep’teki Zeynüddin Hafi’ye gitmek üzere yola revan olmuştur. Halep’e bir saat mesafedeki bir handa gördüğü bir rüya üzerine asıl aradığının Hacı Bayram Veli olduğunu anlamış, tekrar Ankara’ya geri dönmüş ve Hacı Bayram’ı tarlada çalışır görünce hemen orada onun öğrencileri arasına katılarak o da ekin biçmeye başlamıştır.

Hacı Bayram Veli’nin Mehmet Şemseddin’i görmesine rağmen hiç ilgilenmediğini fark eden öğrencileri de ona ilgi göstermemişler. Hacı Bayram Veli, yemek zamanı köpeklerin yediği yemekten yemeye çalışan Mehmed’i yanına çağırarak “Köse, gönlümü kazandın, gel bizimle ye! Zincirle zorla gelen misafiri işte böyle ağırlarlar” diyerek Mehmet Şemseddin’in gördüğü rüyadan haberdar olduğunu da göstermiştir. Buradan itibaren Mehmet Şemsettin, Hacı Bayram’ın en sadık öğrencisi olmuş, ikisi arasında tükenmez bir gönül ve sevgi bağı oluşmuştur.

Ankara’da etrafında fevkalade bir sevgi seli oluşan Hacı Bayram, hakkında çıkan ‘Padişah olmak için etrafına insan topluyor!’ dedikodusunu duyan II. Murat tarafından işin aslını öğrenmek için Edirne’ye çağrılmıştır. Yanına Mehmet Şemseddin’i de alan Hacı Bayram, gönderilen elçilerle birlikte Edirne’ye gitmiş ve her ikisinin de Sultan II. Murat’la ilk tanışması, Edirne’de gerçekleşmiştir. Bu görüşmede Hacı Bayram’a İstanbul’u almayı çok istediğini söyleyen II. Murat’a Hacı Bayram, Mehmet Şemseddinle beşikteki Şehzade Mehmet’i göstererek: İkimiz göremeyiz ama bizim Köse’yle şu beşikteki Mehmet göreceklerdir’ demiştir.

İyi eğitim almış bir tabip olan Mehmet Şemseddin, zaman zaman bazı hastaları tedavi etmesi için saray tarafından Edirne’ye davet edilmektedir. Mehmet Şemseddin, Şehzade Mehmet’in eğitimi için bir hoca aranırken Hacı Bayram’ın tavsiyesiyle şehzadeye hoca olarak çağrılmıştır. Mehmet Şemseddin o sıralarda Beypazarı ve Göynük’te tıp ve eczacılık üzerine araştırmalar yapmaktadır. 50 yaşları civarındaki Mehmet Şemseddin’in saçı sakalı da ağardığı için, kendisine artık Akşemseddin denilmeye de başlanmıştır. Şehzade Mehmet üzerinde çokça emekleri olan Akşemseddin, tahta geçtikten sonra da II Mehmet’ten ayrılmayıp hocalığı ve danışmanlığına devam etmiştir.

Akşemseddin, hocası Hacı Bayram’ın II. Murat’a söylediği sözleri hiçbir zaman unutmamış, II. Mehmet’in bir gün mutlaka İstanbul’u Türk topraklarına katacağına ve Hz. Peygamber’in Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir! Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askeri ne güzel askerdir’ müjdesine nail olacağına yürekten inanmıştır. Bunun gerçekleşmesi için de aynı duyguları taşıyan ve İstanbul’u bir gün mutlaka alacağını devamlı söyleyen genç hükümdar II. Mehmet’i sürekli teşvik etmiş, İstanbul’un alınacağına dair destek ve manevi güç vermiştir. Hocasını çok seven ve sayan  II. Mehmet de onun bu desteğini boşa çıkarmamış ve gerekli hazırlıkları tamamlayarak kuşatmayı başlatmıştır.

Ancak zaman geçmesine ve kuşatmanın 50. gününe gelinmesine rağmen İstanbul hala düşmemiştir. Askerlerde bıkkınlık başlamış, İstanbul’un kuşatılmasına karşı çıkan bazı üst düzey, devlet adamları da II. Mehmet’i derhal kuşatmayı kaldırması yönünde ikna etmeye çabalamışlardır. Akşemseddin ise askerdeki yılgınlığı ortadan kaldırıp kuşatmaya devam edecek bir işaret peşindedir. Aradığı şey, İstanbul’u almak için gelen’ Arap, İslam, ordusunda bulunan ve surların yakınında olup bulunduğu yere defnedilen, Hz. Peygamber’in sancakdarı Halid Eba Eyyub el-Ensari’nin kabridir. Aslında asker de bunu biliyor ve bir müjde bekliyor ama bu müjde bir türlü gelmiyordu.

Hocasının kabri bulacağına itimadı tam olan II. yeni bir ümitle Hocasının çadırına girmiş ve onu, tam bir vecd içinde, Hâlid Ebâ Eyyüb el Ensari’nin mezarını keşfetmek için murakabeye varmış bir vaziyette bulmuş ve sessizce ayakta beklemiştir. Bir saat sonra gözleri kan çanağını andırır bir vaziyette başını secdeden kaldıran Akşemseddin, başında bekleyen genç Sultan’a, gece rüyasında da gördüğünü gibi kabrin burada bulunduğunu söyleyerek ‘Beğim, hikmet i Huda, seccademizi kabr-i Eyyûb üzre döşemişler. Hemen şu mahalli kazsınlar’ demiş. Hemen kazılan toprağın üç zira derinliğinde, üzerinde küfi hatla ‘Haza kabrü Ebi Eyyüb (Bu, Ebâ Eyyüb’un kabridir) kitabesi olan bir sanduka çıkmış.

Bu müjde derhal askerlere duyurulmuş ve askerler yeni bir moral ve güçle tekrar akınlar başlatmışlardır. Nihayet kuşatmanın 53. gününde İstanbul alınmış, II. Mehmet, Fatih unvanını almış, şehre girerken hocası Akşemseddin’e Sultan olduğunu sanarak çiçek vermek isteyen İstanbul halkına, hocasının “Sultan odur” diye yönlendirmesine rağmen Fatih de’ o, benim hocamdır, asıl ona hürmet ediniz’ diye saygısını göstermiş ve Akşemseddin de İstanbul’un manevi fatihi olmuştur. O gün bulunan kabir, türbeye çevrilmiş ve İstanbul’un Eyüp semti bu türbenin etrafında kurulmuştur.

Dünyanın incisi İstanbul’un alınması ve buranın bir kürk kenti olmasında çok ciddi katkıları olan Akşemseddin, bir süre İstanbul’da kalmıştır. Fakat genç Sultan’ın kendisine farzla ilgi gösterip devlet işlerinden uzaklaşabileceği endişesini hissedince Fatih Sultan Mehmet Han’a halka hizmetini Hakk’a hizmet olacağı düsturunu, adaletten ayrılmaması gerektiğini ve padişahın kerametinin adaletle hükmetmek oluğunu hatırlatarak İstanbul’dan ayrılmak istediğini belirtmiştir. Fatih’in izniyle araştırmalarına devam etmek üzere Gönyük’e gidip yerleşmiş, burada bir zaviye kurmuş ve hayatının kalan kısmını burada geçirmiş, 1459 yılında da burada vefat etmiştir. Türbesi Gönyük’tedir

Tıp Bilimine Katkıları: Akşemseddin, aldığı tıp eğitimiyle araştırmalar yapmış ve hastalıkların teşhis ve tedavisinde yeni yöntemler geliştirmiştir. Aynı zamanda eczacılıkla da ilgisi vardır. Bugün alternatif tıp denilen bitkisel ilaçlarla tedavi yöntemini uygulamıştır. Tıp tarihine geçen en önemli yönü, bulaşıcı hastalıkların nedenlerini keşfetmiş olmasıdır.

Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Büyük hastalıkların çeşitlerine göre ot tohumu, ot kökü gibi tohumları ve kökü vardır. Zira babadan, anadan irsiyet yolu ile geçen hastalıklardan bazısı, sar’a, nikris ve cüzzam gibi olanlar, bazen hastalık görüldükten yedi sene sonra tekrar çıkar. Yiyecek ve içeceklerden hasıl olan hastalıkların tohumu çabuk çıkar ve büyür’ diyerek mikrobun tanımını yapmıştır. Bundan dolayı Akşemseddin, kendisi için söylenen (Lokman-ı Sani) lakabını fazlasıyla hak etmiştir. Onun bu açıklamaları yaptığı dönem, mikrobu, mikroskop ortamında ilk kez keşfeden Louis Pasteur’den çok öncedir.

Yine Akşemseddin, etkileri bakımından kansere benzeyen ve Seretan adını verdiği bir hastalıkla da uğraşmış, yaptığı ilaçlarla bu hastalığın tedavisinde çok önemli başarılar sağlamıştır. Fatih’in hocası olmadan önce tıptaki şöhretinden dolayı birkaç kez Edirne’ye çağrılarak tedaviler yapmıştır. Sonraki zamanlarda Fatih’in kızını da yakalandığı hastalıktan kurtarmıştır.

Akşemseddin, sıtma nöbetleri hakkındaki eski batıl fikir ve nazariyelere de karşı çıkmıştır. Biline ki etıbba(tabipler), bu nöbetlere ve bu devirde olanlara akıl erdiremediklerinden bazısı düşmanlıklara ve bazısı da ayın hareketine veya bazı semavi cisimlere dayandırarak birbirleriyle uğraşıp durdular. Akşemseddin’e göre sıtma, bir etkenin sebep olduğu sıradan bir hastalıktır; bu nedenle yıldızların ve ayın hareketinin etkisiyle ilintili olamazdı.

Eserleri: Gerek psikolojik rahatsızlıklar için yazdığı ‘Maddetü’l-Hayat‘ gerekse bulaşıcı hastalıklarla ilgili yazdığı ‘Kitabu’t-Tıb‘ isimli eserleri Türkçe yazılmış olup çok değerli eserlerdir. Düşünce bilimleriyle ilgili olarak da ‘Hallü’l-Müşkilat‘ isimli eseri vardır.

Akşemseddin, sağlıkla ilgili olarak tırnakların temizliğine dikkat edilmesini, tırnakların dişlerle koparılmamasını hatırlatmış ve genel olarak hastalıkların çoğunun temiz olmamakla ilgili olmasından dolayı temizliğe dikkat edilmesi gerektiğini tavsiye etmiştir.

Ahlaki manada da başkalarının arkasından konuşulmamasını, kalp kırmamaya özen gösterilmesini, başkalarının kusurlarını araştırmamayı, ayıpların yüze vurulmamasını söylemiştir. Fazla uyumanın zararlarından söz ederek en büyük zararının da tembelliğe yol açmak olduğunu söylemiştir. İnsanların gönüllerini kırmamayı, alçak gönüllü, terbiyeli ve cömert olmayı da tavsiye etmiştir.

Akşemseddin sadece bir tabip ve bir veli değildir; o aynı zamanda hece vezniyle şiirler ve aruz vezniyle gazeller yazan bir şairdir.



Kommentare

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.